İki Mavi Arasında Bir Beyaz Keyifle
İKİ MAVİ ARASINDA, BİR BEYAZ KEYİF’LE…
Biz sevdikçe ve istedikçe melekler hep bizimle…
Artık canıma tak etmeye başlamıştı denizden uzak kalmak, onu sahil yürüyüşlerinde uzaktan uzağa izlemek, yılda birkaç saatlik yüzme buluşmaları, her gün boğaz geçişlerinde onu hayranlık ve özlemle izlemek dışında yapabileceğim hiçbir şey yoktu. O kadar hasrettim ki denize…
Bir mesaj geldi günün birinde. Öylesine, bambaşka bir konuda… Ama mesajı yazan bir kaptandı tabiî ki,… Derken sohbet koyulaştı ve konu yelkene geldi. Evet, en sevdiğim ama uzak kaldığım konu… Birden bir teklif geldi.
“ Bodrum’dan, İstanbul’a tekneyi getireceğiz haydi gel sende”,
“Ooo..! Uzun yol, becerebilir miyim ki?”
“ Becerirsin, ne var onda…”
“ Ama ben korkağımdır, sıkılırsam yolun yarısında, sinirlenip atmayasın beni denize”
“ Yok, canım daha neler, hiç bir şey olmaz merak etme sen”
Sohbet böyle devam edip gitti…
Ve 22.07.2013 saat 19:00 ben Bodrum’da, bir hafta boyunca tüm vaktimi üzerinde geçireceğim Keyif’in yanındayım…

Heyecan, korku, sevinç hepsi birbirine karışmış durumda, yola çıkacağımız anı bekliyorum. Bir yanda ilk kez böyle uzun bir yol yapacak olmanın verdiği heyecan, bir yanda hiç tanımadığım ekip arkadaşlarım, bir yanda ekip içinde tek bayan olmanın verdiği endişemsi duygularla karışık, içimdeki sporcu ruhun verdiği sadece yelkeni ve denizi düşünme eğilimi. Amaç yelkense, üzerindekilerin cinsiyetinin ne önemi var ki dedim kendi kendime. Onun üzerinde kadın erkek olmayacak, yelkenci ve denizciler olacak demek ve bunu bilmek yetiyordu. Yola çıkmadan önce kaç kişi olacağımız dışında, ekiple ilgili, kim oldukları ya da cinsiyetleri konusunda hiçbir şey sormadım kaptana. Hem gerek görmedim hem de sorsam gelecek cevabı biliyordum ve o cevabı aldığımda da bu işten vazgeçeceğimi biliyordum. O yüzden en iyisi ilahi akışa güvenip teslim olmaktı.
Böyle karma karışık duygularla başlayan ama mükemmele yakın düzeyde geçen bir yolculuk…
İlk gün benim için çok heyecanlıydı. Hem bir hayalime adım atmak üzereydim hem de tüm isteğime ve sevgime karşılık ya dayanamazsam korkusuyla kaplıydım. Denizin ortasında yapabileceğin bir şey olmadığını, bilmenin verdiği endişe… Saatler ilerliyor ama beni bir türlü uyku tutmuyor. Dalgayla birlikte sallanan bir yatakta yatmak ve bu birkaç metrekarelik şeyin üzerinde bir haftayı nasıl geçireceğim düşüncesi.
Uyuyamadım heyecandan İçim kıpır kıpır, bir an önce denize açılmak isteği ile o kadar saat nasıl gideceğim endişesi arasında, anda kalamamanın verdiği ıstırap neticesi tüm geceyi uykusuz geçirmek zorunda kaldım.
Sabah güne başlar başlamaz, sürekli Kaptanla hesaplaşma ve kitaplaşma.
“En uzun yolumuz ne kadar kaptan”,
“Ya gidemezsem kaptan”,
“ Arada bir mola versek kaptan”
“ Ben sıkıntılı insanım ya karaya çıkmak istersem kaptan” vs. hep bir hesap kitap.
Gerçekten sabır gerekiyordu karşımda ve sağ olsun kaptanda epeyce vardı…
Nihayet sabah oldu, her ne kadar uyuyamamış olsam da… Sabah, kahvaltısı, öğle yemeği ve tekne alışverişi derken İlk ve uzun soluklu, bol dalgalı Bodrum – Didim yolculuğumuza artık hazırız. Uykusuz halde yola çıkacak olmak beni huzursuz ediyordu. Hem yorulacağım hem de tadını çıkartamayacağım yolculuğun diye. Fakat deniz öyle bir şey ki; onunla olduğunda başka bir şey gelmiyor insanın aklına, ne uyku kaldı gözlerimde, ne yorgunluk bedenimde…
Yolculuğumuz çok heyecanlı ve zorlu başladı, Daha marinadan çıkar çıkmaz bizi azgın dalgalar karşıladı. Tam karşımızdan gelen rüzgâr, darma duman etrafımızı saran dalgalar ve mide bulantıları. Neyse ki, mide bulantısının ilacını bulduk. Dümen tutmak inanılmaz bir ilaç. Neredeyse yolun büyük çoğunluğunda dümeni elimden bırakmadım. Hem inanılmaz keyifli gelmeye başlamış hem de bulantılardan kurtulmuştum. O dalgalarla dans etmek zor, yorucu ama inanılmaz huzur verici. Serinleten bir özgürlük hissi… Yaşamaya değer…
Bilenler bilir, bilmeyip ilgisini çeken varsa mutlaka izlesin.. Volvo Ocean Race yelken yarışları vardır, ben onların videolarını izlerken, başlarından aşağıya geçen, tüm tekneyi kaplayan ve kıyıya vurup çekilen dalgalar gibi, teknenin üzerinde süzülen dalgaları görüp hep merak ederdim, acaba nasıl bir duygu diye. Bunu o kadar çok merak edip yaşamak istemiştim ki, işte daha yolculuğun ilk başlarında yaşadım. Sağdan, soldan gelen dalgalarla dans ederken, bir anda nerden geldiğini anlamadığımız, neredeyse bir tekne boyu, bembeyaz köpükler bizi fırlatırcasına sert bir şekilde tepemizden aşağıya geçti. Herkes ıslanmış olmanın verdiği rahatsızlığı yaşarken ben hayalimdeki anı yaşamış olmanın verdiği mutlulukla çığlıklar ve kahkahalar atıyordum. Ufacık bir çocuktum o an orda, uçurtmasını salına salına göklerde süzdüren ve onun keyfini süren bir çocuk… Sanki o kıyafetlerle denize girmiş gibiydik, sırılsıklam. Ama hiç umurumda değildi, bir tane daha gelse ona da razıydım. Çok bekledim ama bir daha olmadı aynısı Öyle güzel bir duyguydu ki… Yolun geri kalanı ufak dalgalarla raks ederek geçti gitti.
Nihayet Didim Marina’ya vardık. Duş, dinlenme, yemek derken yatma vakti geldi.
Teknenin dışında uyku tulumuna sarılıp karşımda mehtap manzarası eşliğinde uyumakla, uyumamak arasında yine gidip gelen duygular. Uyusam mehtap kaçacak, uyumazsan enerjim tükenecek. Ne yapalım, bir saat uyu, bir saat manzaraya kapıl derken darmadağın sabahı ettim.
Didim’e gelirken yolda telsizden aldığımız fırtına uyarısı nedeniyle ve kaptanlarımızın sürekli hava durumu takibi sonucunda Didim’de bir gece fazladan yatmaya karar verdik. Fena olmadı aslında, biraz enerji toplamış oldum.
24.07.2013 saat 04:00 Didim’den Çeşme’ye doğru, yapacağımız en uzun rotalardan birine başladık. Yaklaşık 16 saatlik yolumuz olacaktı. Tıngır mıngır giderken tam kahvaltı hazırlığına başlayacaktık ki, çayımızın olmadığı aklımıza geldi. Neyse ki; üç teknelik bir filoyduk ve çay takviyesi için yardımımıza koşan Rusumat oldu.
Merih Abi ve Fatih’in bu cesur çalışmaları sonucunda artık bizim de çayımız var. Ohhh! mis gibi Ben kahvaltı hazırlamaya geçiyorum şimdi. Ne var menüde bakalım; haşlanmış yumurta, domates, salatalık, beyaz peynir ve çaaayyy ehh hiç fena değil aslına bakılırsa. Daha yolumuz uzun, öğle yemeğinde açığı kapatırız hahahaJ
Filonun diğer güzeli Samsara ile Dilek Boğaz’ındayız.
Rusumat görünürde yok çünkü kaptan biraz fazla hızlı, uçtu gittiiii J Bugün daha sakin ve dalgasız bir seyirdeyiz. Yelken açmaya çok müsait değil ama elimizden geleni yapıyoruz. Yunan sınırlarında Dilek Boğazı’nı geçiyoruz ki, keyfine diyecek yok… Acaba adımı taşıdığı için olabilir mi?
Etrafımızı saran mavilik, sudaki dinginlik öyle güzel, öyle huzur verici ki, bu güzelliğe karışan motor ve telsiz sesi biraz sinir bozuyordu sanki…
Çeşme yolcuğu dingin ve keyifli başlamış olsa da sonlarına doğru yorgun düşen bedenlere karşı yoğun bir dalga ile mücadele başladı. Yelkenimiz neredeyse secdeye yatmış halde, biz ise teknede neredeyse dimdik oturur vaziyette dümen tutup dalgalarla dans eşliğinde, biraz ıslak, biraz kuru, köpük seslerini dinleyerek rotamıza gittik.
Saat 21.30’larda marina uzaktan göründü. Yorgun ve bitap halde duş ve yemek hayalleri ile tekneyi bağlama telaşı başladı. Buraya da sağ sağlim ve maksimum keyifle ulaştık çok şükür.
Daha varır varmaz sabah çıkış saatimiz bile duyuruldu ekibe. Motor 06.30’da çalışacak ve rota Ayvalık olacak. Erkenden yatıp uyumak gerek. Duş, yemek, alışveriş derken yine saat epey geç oldu, bende bir uyku problemidir gidiyor haliyle…
Alarmlar çaldı ve Ayvalık rotasına hazırlık için herkes ayakta… Son hazırlıklar, kontroller veee! saat 06:30 motor start… Rota Ayvalık.
Ayvalık rotası için üç ekip Çeşme marinayı peş peşe terk etti. Yine yaklaşık 15 saatlik bir yolumuz var. Herkesin keyfi yerinde. Bende hafif bir yorgunluk ve gerginlik var. Artık denize ve deniz yolculuğuna alıştım ama o yorgunluk insanda asabiyet yaratıyor istemeden. Yine de keyfim gayet yerinde, her şey yolunda. Güle, oynaya, dans ederek gidiyoruz rotamıza. Kahvaltı vakti geldi ben mutfağa geçiyorum hazırlık için, bugün kahvaltı yine pek tatlı. Açık havada hele bir de denizin üzerinde hafif hafif sallanırken ne kadar güzel oluyor yemek sofraları ve sohbetler.
Kahvaltı faslı bitti ve Nail Kaptan geçeceğimiz Ayvalık kanalını anlatıyor bana. Navigasyon, haritalar, derinlikler, fenerler, çakarlar vs. sıkı dersteyiz. Çok sığ bir yerden geçiyoruz, derinlik çok düşüyor. Salmamız var vs. Meğer dümeni bana verecekmiş ona hazırlık yapıyor bizim kaptan
“Neee! Kanalı ben mi geçeceğim”
“ Evet, ne var, elinde bilgisayar bak derinliğe, geç bu kadar basit”
“ Tamam, tamam geçerim”
Malum kanal sığlık ve kayalık. Burada biraz dikkat, biraz konsantrasyon gerek. Denizin o muhteşem görüntüsü, yansımalar vs. biraz konsantrasyonu dağıtıp seni alıp hayal âlemine götürse de, yine de sakin bir süzülüşle kanalı gayet güzel ve başarılı bir şekilde geçtik.
İnsanın içini okşayan bir duygu, dümdüz, ayna gibi bir su, içinde kayaları izliyorsun, keyfin yerinde, harika bir ekiple ve yelkendesin. Ee.! Daha ne olsun ki…
Artık Ayvalık’tayız. Yine rutin yemek ve duş telaşı içerisinde tekneyi bağlarken, talihsiz bir kaza ile kaptanımız ayağını burktu. Bu durum ekibin keyfini biraz kaçırdı haliyle. Neyse ki, marina yakınındaki hastanede en azından bir röntgen ve bandaj işlemi yapıldı kendisine. Buradaki yemek programı da kaptansız yapıldı. Onu teknede tek başına bırakıp taaa Cunda’ya kadar yemeğe gitmek içime sinmedi aslında ama gitmiş bulundum ne yapalım. Yürümek yasaktı kendisine…
Bu kadar uzun yolda böyle ufak tefek hasarlarla karşılaşmak üzücü olsa da olası durumlar. Önemli olan durumu en az acı ve hasarla kapatabilmek. Çok şükür bu burkulma dışında başka hasar almadan seferi tamamladı üç ekipte. Keşke bu da olmasaydı ama nazar boncuğu diyelim.
Yine sabah gün doğarken yollardayız, Ayvalık’tan sonra filo 2 tekneye düştü. Bu rotada iki ekip tekneleri değiştirdi. Rotamız Bozcaada ve biz Samsara teknesinde seyir yapacağız. Birde onun tadına bakmak gerek tabiî ki. Hep uzaktan seyredip iç geçirmekle olmuyor. Güzel tekne vesselam, tadı damağımda kaldı ne yalan söyleyeyim… Bu teknede yemek pişirmekte ayrı keyifti hani, bir makarna yapmışım ki, domates soslu ve deniz suyu ile… Parmakları yiyecektik ama makarnanın tadı kaçmasın diye parmaklardan vazgeçtik. Bu yolculukta hamaratlığım pek tavan yaptı sanki 🙂 mavi aşkımla buluşmuş olmanın mutluğundan olsa gerek 🙂
Marmara’ya doğru yaklaştıkça hava, dalgalar, deniz, akıntılar her şey değişmeye başladı artık. Dans edecek dalga yok, rüzgâr yok, motorla tın tın tın yol yapmak pek tat vermiyor aslında insana. Arada 15 dereceden yakalasak rüzgârı hemen yelkene koştuk. Yelkenli bir tekne ile yolculuk yapıp, yelken açamamak garip bir duygu. Bunu da yaşamış oldum işte bu sefer boyunca.
Yelken açamasak da en azından bir deniz molası verdik
Bozcaada yollarında Akliman Koyu’nda demirleyip kısacık bir deniz molası ile serinleyip kendimize geldikten sonra yola kaldığımız yerden devam:)
Bozcaada’ya sanırım epey yorgun vardık, yolculuğun son günleri diye mi bilmem artık herkesin gözleri küçülmeye başlamıştı. Buradaki telaşımız (daha doğrusu benim telaşım ) daha büyüktü. Çünkü artık mola vermeden direkt İstanbul’a dümen tutacaktık. Yaklaşık 35 saat civarı bir seyir olacaktı. Bu süre için büyük bir alışveriş yapılması gerekiyordu. Ummalı çalışmalar sonucu iki tekne için de epeyce stoklu alışverişler yapıldı ve teknelere yerleştirildi. Artık rahatça bir duş alıp akşam yemeği ile kendimizi ödüllendirmenin zamanı gelmişti. Güveçte tereyağlı köfte muhteşemdi. Masadaki herkes istisnasız neredeyse köftelerden sonra güvecide yemek üzereydi 🙂 yemek üstü kaptan ve ekipten Umut arkadaşımızla yaptığımız çay molası kaçamağının ardından herkes tıpış tıpış yataklarına serildi.
Son gün olduğundan olsa gerek, anca alıştım galiba ki, en uzun ve sağlıklı uykumu Bozcaada’da almış oldum. Yani o da 3 saat 🙂
Sabah 04.00’te yine motor çalışacak ve yol alacağız.
Yolculuğun sonu olduğu için aslında pekte mutlu ve oralı değilim. Yorgunluğum bir yana, bitmesini hiç istemiyorum. Tam alıştım ki yolun sonu geldi 🙁
Evet! saat 04:00 çıkış hazırlıları çok hızlı bir şekilde tamamlanıyor. Son kontroller biter ve yol alınır. Önümüzde Çanakkale Boğazı ve Marmara var. Bir gün doğumundan, gün batımıyla diğer gün doğumuna Çanakkale boğazı, gece mehtap ve yıldızlar, hafiften müziğimiz… Bu muhteşem yolculuk içinde sürekli kafa tırmalayan telsiz konuşmaları… Onlarda olmasa pek güzel olacaktı ama ne yapalım o da lazım…
Yol uzun, nöbetleşmek şart, ikişerli ekip olarak 3-4 saatlik nöbet değişimleri ile bu uzun yolu başarılı ve sağlıklı bir şekilde kat ettik çok şükür. Gün doğmuştu artık.
Çanakkale Şehitliğinin önünden geçerken, denizden izlemek, o anları yaşamak ve hissetmek… Bambaşka duygular gerçekten. Yaşamak gerek aslında ben ne desem boş buradan, hissetmek gerek…
Gelibolu, Şarköy, Mürefte, Hoşköy, Gaziköy derken Tekirdağ göründü… Ve benim içimde garip burulmalar başladı. Atlatılan her mil biraz daha burdu içimi, bitmesin istiyordum. Ama bir yandan da her bitiş yeni bir başlangıçtır inancı vardı içimde. Bu bir başlangıçtı nasılsa. Şimdi bitse de, kapanmayacak bir yol açılmıştı önümde, mutlaka devamı da gelecekti…
Artık Marmara sularına girdik, ekip son kahvaltısını yapıyor.
Bugün kahvaltı ekibin artizi Fatih’in ellerinden çıktı. Sizinde gördüğünüz gibi gayet başarılı ve artistik bir çalışmaya imzasını attı arkadaşımız 🙂 Ellerine sağlık kardiş 🙂
Ve artık İstanbul semalarındayız…
Her şeye “bu seferlik” veda etmeye saatler kaldı. Bir hafta boyunca Ege’de bir tane bile bulut görmezken, İstanbul’un bizi bembeyaz pamuklara sarılı karşılaması bende büyük bir hayranlık uyandırdı gerçekten. Bütün ihtişamı ve güzelliği ile yine karşımdaydı. Her şeye rağmen seni seviyorum İstanbul…
Yorucu fakat inanılmaz keyifli geçen, eksikleri olsa da benim için büyük bir tecrübe ve anı olan seferin son noktası Setur Kalamış Marina’dayız.
Desteklerini, yardımlarını ve dostluklarını esirgemeyen bu muhteşem ekibe sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Yaşadığım ilk uzun yol tecrübemde ve gerçekleşen bu harika hayalimde korktuğum hiçbir şeyi bana yaşattırmadıkları için ayrıca sonsuz teşekkür ediyorum.
Hepsini bu yolculukta tanıdım ve iyi ki de tanıdım…
Tabi ki, bir anda karşıma çıkıp, bana böyle bir fırsatı sunan, Beni bu güzel insanlarla bir araya getiren ve kendisini tanımış olmaktan büyük keyif aldığım Nail Kaptan’ıma Korku ve endişelerime gösterdiği sabrından dolayı ayrıca teşekkür ediyorum. 🙂
Ben O’nun yerinde olsaydım benim gibi birini kesin denize atmıştım 🙂 🙂
Rotamız ve pruvamız neta, rüzgârımız bol ve hep kolayımıza olsun…
Hepinize yürekten sevgiler…
Dilek Torun
Kategori : Blog Yazıları , Genel










